AKLIMDAN GEÇENLER

Blog sayfama hoş geldiniz...

Arafta. Zihnen ve kalben. İş ve hayat, sorumluluk ve tutku, rol ve oyuncu arasında. Aile. 2 tatlı cadı. Biri kara böcek, biri pamuk hanım. Bir de büyük versiyonları var. Koşturmaca ve yoğun tempo. Vakit buldukça bu blogda soluklanmayı planlıyorum. Artık nasıl bulacaksak o vakti...

8 Ocak 2012 Pazar

Liderlik DilencisiYorum Yok

21. Yüzyıl her alanda güçlü ve etkili liderliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz bir zaman dilimi olarak yaşanıyor. Hem devletlerin, hem de büyük kurumların içlerinden geçtiği zorlu zamanlara, yanlış kararlara, günü kurtaran uygulamalara bakıldığında sadece en tepede değil, her seviyede doğru liderlik tavrına ve liderlere sahip olmanın önemi ortaya çıkıyor. Aksi halde dünyanın ve insanlığın sürekliliğini, esenliğini her an daha fazla tartışacağız, kötü gidişi çaresiz gözlerle izleyeceğiz gibi gözüküyor. Tamamen 21. Yüzyıla ait ve gereksinim duyduğumuz bu lider profili elbette bugünün gençleri ve çocukları arasından çıkacak.  

Ülkemizde genç kuşak bir çok açıdan benim de dahil olduğumu bir önceki kuşaktan  çok daha iyi koşullarda yetişiyor. Bu gençlik teknolojiyi çok daha iyi kullanıyor, gitgide dijital bireylerden oluşan dijital bir nesile dönüşüyor. Sosyal anlamda kendini çok daha iyi ifade ediyor, medeni cesaret konusunda önceki kuşağa olumlu anlamda fark atıyor. Henüz tamamen öyle hissetmeseler de küresel bir vatandaşlık inancı, algısı günden güne güçleniyor. Genel bilgi yerini gitgide uzmanlaşmaya, dar alanda bir kaç mesleğe olan odaklılık, yeni veya gölgede kalmış ama gerekli alanlara doğru genişliyor. Bütün bunlar gençliğimizin küresel kalitesi, rekabetçiliği, dolayısı ile ülkemizin refahı ve yaşam kalitemizin artması açısından umut verici gelişmeler. 

Ama bu iyi koşullar ve yetişme şartları doğru liderler ve liderlik tavrı ile birleşmedikçe ülkemizi ve dünyamızı istedigimiz şekilde dönüştüremeyeceğimiz de gözüküyor. Ben de bu fırsatı kullanarak ülkemizin gençlerinden 21. Yüzyılda nasıl bir liderlik beklentisi içinde olduğumu ifade etmeye çalışacağım. Eduardo Galeano’nun futbol dilencisi nasıl iyi futbol peşindeyse, bana da güçlü ve etkin liderlik peşindeki bir liderlik dilencisi olarak bakabilirsiniz.

Ben yola çıkarken ilk adımı kendini iyi tanımak olan liderler düşlüyorum. Kendisine karşı dürüst olan, liderlik ettiklerine de dürüst olur. Güçlü ve zayıf yanlarını iyi bilen güçlü yanları üzerine oynar, zayıf yanları için etrafına doğru insanları toplar. Belki de her şeyden çok cesaret bekliyorum. İlk adımı atmak için, doğru riskleri alabilmek için, zor seçimleri yapabilmek için. Şaşmaz bir etik pusula bekliyorum. Ahlak testinden geçmeyen hiç bir kararı getiri ne kadar büyük olursa olsun almayan bir liderlik tavrı düşlüyorum.  Geçmişin kalıplarından, doğru bilinenlerden kendini kurtarmış, dünyaya hakikaten 360 derecelik bir açı ile bakabilen liderler istiyorum.  Geleceği görebilen ve gördüğünden heyecanlanan, korkmayan. Dijitalleşmeyi kucaklayan, sürdürülebilirliği çok ciddiye alan ve yenilikçiliği, yaratıcılığı bir bahçıvanın çiçeklerine baktığı gibi özenle büyüten, besleyen.  Artık bilgi çağından, yaratıcılık çağına giriyor olduğumuzu algılayan, terimlere ve güncel olana takılmayan. 

Etrafta gördüklerim beni beklentilerim konusunda umutlandırıyor, iflah olmaz bir iyimser olarak gelecek ile ilgili heyecanlandırıyor. Dilencisi olduğum liderlik ülkenin değişik köşelerinde yükseliyor gibi geliyor bana, umarım yanılmam…

14 Mayıs 2009 Perşembe

Dokun OnlaraYorum Yok

hable-con-ellaGaliba Almodovar’ındı film. “Hable con Ella”, Konuş Onunla. Ordan aklıma geldi. Burdan hangi konuya geçeceksin dediğinizi duyar gibiyim. Yok, film eleştirisi yazmayacağım. İnandığım liderlik biçiminden bahsedeceğim. Dolaşarak ve dokunarak yönetim. Yaklaşık 12 yıldır çalıştığım şirketin MBA programlarına girmiş bir yönetim felsefesi var (HP Way). Bu felsefenin en önemli bileşenlerinden biri dolaşarak yönetim (Management by Wandering Around). Yani tarzı ben keşfetmedim, öğrettiler. Ama ben de çok kucak açtım, benimsedim. Ana felsefe cephede askerlerle beraber olmak, aynı havayı solumak, omuz omuza sahada neler döndüğünü anlamak, hissetmek. Bunun için temel gereklilik kendi köşenden, ofisinden kendini dışarı atmak, şirketin koridorlarını arşınlamak. Yapay olmayan, samimi bir merakla çalışanlarla konuşmak, sohbet etmek. Bu sohbetler benim diyen anketden, analizden, toplantıdan daha değerli. Antenler açık bir şekilde sadece dinlememek aynı zamanda da gözlemek. Bu sohbetlerden, ayaküstü konuşmalardan neler çıkıyor, neler. Kritik aksiyonlar, gizli liderler, acil değiştirilmesi gereken uygulamalar, vs, vs.

İnsanlar ilk başta kendilerini açamıyor, tutuk davranıyorlar. Ama zaman içerisinde onlar da rahatlıyor ve paylaşmaya başlıyorlar. Şirketin Derin Organizasyonuna tam giriş. Yani şirketde işler aslında nasıl dönüyor, bilgi nasıl oluşuyor ve dağılıyor, kağıt üzerinde güzel gözüken iş akışları gerçek hayatta nasıl akıyor, tüm bunlar yavaş, yavaş malum oluyor, perdeler kalkmaya başlıyor. Kullanmasını bilen Lider için büyük güç. Bedeli açık olmak ve çalışanlara dokunmak için düzenli zaman ayırmak, hiç bir fırsatı kaçırmamak. Tahtından inmiş, statüsünü tahtında bırakmış, gerçeklik ile ilişki kurma konusunda samimi bir karar verici, sürükleyici. Zorlukları var mı, var. Ama zorluklarına değer.

Daha önce yazdığım Organizasyonların Çakraları açısından da dolaşarak ve dokunarak yönetim çok kritik. Kağıt üzerindeki yapıyı değil de, gerçek hayattaki yapıyı anladıkça iletişim nerde tıkanıyor, enerji nerde bloke oluyor, çakraların hangisinde problem var anlıyorsun. Liderin işi zaten çakraları açmak, geri kalanını organizasyon hallediyor. Bunu değil de sınırlı sayıda yönetici ile teması, kağıt üzerindeki yapıyı gerçek hayat zannetmeyi tercih edersen işin zor. Bir yöne gidiyorum zannederken, bambaşka bir noktada uyanabilirsin.

9 Mart 2009 Pazartesi

Fenerbahçe’de Neyi Merak Ediyorum?2 Yorum Var

chelsea_erol_benSıkı bir Fenerli olarak son 2 maçta Sivas’ı, yani lig liderini darmadağın edişimiz hoşuma gitti tabii ki. Arkasından seyrettiğim Kayseri maçında da gördüğüm kadarı ile takım yeni bir ritim oturttu. Daha tempolu, daha savaşkan, daha yardımlaşmalı, ama en önemlisi kazanmak için oynuyorlar. Bunun ardında bir çok neden arayabiliriz tabii ki. Türkiye’de ki yaygın odak alanı takım tertibi ve dizilişi biliyorsunuz. Alex’i forvet arkasına kaydırmak, Semih’i forvete koymak, Emre’yi göbekte oynatmak gibi hamleler bence de takıma ciddi katkı sağladı, sağlıyor. Sonra belli ki kondisyonerlerimizde iyi iş yapıyor. Takım kolay yorulmuyor ve tempoyu düşürmüyor. Başkanın meşhur takımla konuşmaları ya da uyarılarına da atıftfa bulunanlar eminim vardır.

Bence bütün bunların rolü olmakla beraber, değişen bunlarla sınırlı değil. Takımın havası, ruhu, birbirine inancı değişmiş. Oyuncuların gol sonrası sevinçlerinden, gerginliğe varan hırslarından, hatta zaman zaman -Alex dahil-kendilerini kaybetmelerinden belli ki, takım yeniden “kaybetmeyi reddetmeyi” öğrenmiş. Peki böyle düşünüyorsan neyi merak ediyorsun diyeceksiniz. Merak ettiğim şu. Bunu kim yaptı, bu liderliği kim gösterdi? Benim de içinde bulunduğum iş alemine dönük tüm akademik çalışmalar gösteriyor ki, insanlar birincil olarak liderleri için çalışıyor, başarı için onları en çok doğru ve güçlü liderlik motive ediyor. Bunun için de çalışanlar (takım) ve lider arasında güçlü bir duygusal bağ kurulması, kurulabilmesi hayati önem taşıyor. Benim Fenerbahce ile ilgili gözlemim takım ile lider -yani Aragones- arasında bu bağın tam olarak kurulamadığı yönündeydi. Acaba bir şekilde Aragones -belki liderlik tarzını da uyarlıyarak- bu bağı kurmayı mı becerdi, yoksa futbolculardan biri bu işi üzerine alıp, bu liderliği ortaya koydu ve takımın ruhunu, DNA’sını mı değiştirdi? İşte bunu merak ediyorum…

Etiketler: , , , , ,